Üye Girişi

Kullanıcı Adı

Parola



Henüz Üye Değil Misiniz?
Buraya Tıklayarak Üye Olabilirsiniz.

Parolanızı Mı Unuttunuz?
Buraya Tıklayın

Anket

En son ne zaman bir kitap satın aldnız











Oy vermek için üye olmanız gerekmektedir.

Kısa Mesajlar

Mesaj göndermeniz için üye olmanız gerekmektedir.

Henüz hiç kısa mesaj gönderilmemiş.

Hoş Geldiniz

Atatürk Devrimi sitesine hoşgeldiniz.

Bu güzel ülkemizi bizlere emanet eden ulu önder, Mustafa Kemal Atatürk'ü ve silah arkadaşlarını ve isimsiz kahramanları unutmayalım, unutturmayalım.

Fethi KARADUMAN

KARA BULUTLAR

ANKARA’NIN ÜZERİNDE KARA BULUTLAR

O GÜNLERDE BÜTÜN ENERJİSİYLE MAKSAT UĞRUNA ÇALIŞAN DAĞINIK KUVVETLERİ YÖNETMEYE ÇALIŞIYORDU. (M. KEMAL İÇİN)
Halide Edip Adıvar

Halide Edip Adıvar, 1920 yılının Nisan ayında Ankara’da, M. Kemal Paşa ve çevresindeki bir avuç insanın “Ateşle sınavı”nı, görgü tanığı olarak anlatır:
“Nisan 1920 sonlarında İngiliz gazetelerinin birinde bir devlet adamının BİG STİCK POLİCY (SOPA SİYASETİ) adlı demecini okuduğum zaman fena halde isyan ettim. Bir imparatorluk kurmuş, bir millet sıfatıyla böyle bir demeç on yıl önce hiçbir etki yapmazdı. M. Kemal Paşa büroma geldiği zaman, bu yazının tercümesini önüne koydum. M. Kemal Paşa, hiçbir zaman böyle öfkelenmemişti, adeta sesi kısıldı.
BİZİM DE ONLAR DERECESİNDE OLDUĞUMUZU BİR GÜN ANLAYACAKLARINI VE BİZE BAŞ EĞECEKLERİNİ SÖYLEDİKTEN SONRA, EN SON İNSANA KADAR ONLARIN MEDENİYETLERİNİ BAŞLARINDA PARÇALAMAK İÇİN CAN VERECEĞİMİZİ EKLEDİ. BANA ÖYLE GELDİ Kİ BÜTÜN ŞEREFİMİZ M. KEMAL PAŞA’NIN BU ANLATIMINDA VE SESİNDE DİLE GELİYORDU.

…M. Kemal Paşa, etrafındaki bir avuç insanın fikrini sorarken benim fikrimi de alırdı.
…BİR TARAFTAN HİLAFET KUVVETLERİ HALKA MUSALLAT OLMUŞLAR (SATAŞMIŞ, PEŞİNİ BIRAKMAMIŞ). BİR TARAFTAN KİLİKYA’DA FRANSIZ KUVVETLERİ HALKI ÖLDÜRÜYOR, DİĞER YANDAN YUNANLILAR ETRAFI YAKIP YIKIYOR, ADAM ÖLDÜRÜYORDU. EN SON OLARAK DA ANLAŞMA DEVLETLERİ DE HALKI EZİYORDU. Adeta, Batının gerçek durumda Doğuya “Sopa Siyaseti” uyguladıklarını ve “Kahrolsun Türkler” diye bağırdıklarını duyuyor gibiydim. Türklerin kendileri de aralarında boğuştukları için, MİLLETİN ATEŞLE İMTİHANI’nın en korkunç anlarını yaşıyorduk.

Karargâhta da dıştan sakin görünmekle birlikte, güç anlar yaşıyorduk. Ben sürekli büromda tercüme ve makine ile meşguldüm. Bazen M. Kemal Paşa gelir, bir kahve ısmarlar, azıcık otururdu. O günlerde bütün enerjisiyle maksat uğruna çalışan dağınık kuvvetleri yönetmeye çalışıyordu. Aynı zamanda ateşi vardı ve hastaydı. Bugünlerde Dr. Refik’le, Dr. Adnan adeta endişeyle etrafında dolaşır onunla meşgul olurlardı.
…Büyük odadaki manzara gözlerimin önündedir. M. Kemal Paşa, lambasının ışığı altında kâğıtları karıştırır. Miralay İsmet Bey sürekli olarak dolaşır. Cami Bey, dizinde kâğıtlarla konuşma fırsatını beklerdi. İçişlerinde sorunlar gittikçe çoğalıyordu. Her yarım saatte bir Hayati Bey gelir, telgraflar getirirdi. Bunların arasında şöyleler vardı: “Ben hilafet ordusunun yaklaştığını görüyorum. Halkın onlara katılımından endişe duyuyorum. Onlar girip telgraf tellerini kesmeden önce emirlerinizi bekliyorum.”
Bunlardan biri okunduktan sonra, Hayati Bey askeri selam vererek: “Teller kesilmiştir” dedi, işte, ihtilalin manzaralarından biri.
Diğer bir telgraf: “Ben kasabanın dışında muhabere (haberleşme) merkezi kurdum. Kaymakam, Hilafetçilerle anlaşmak üzeredir. O, bir vatan hainidir”.
Her gece etrafımızdaki merkezler ve kasabalardan böyle telgraflar alırdık. BU İHTİLAL GÜNLERİNDE ZAVALLI VE YOKSUL TELGRAFÇILARIN CESARET VE VATANSEVERLİKLERİNİ, YAPTIKLARI HİZMETİ TAKDİR ETMEMEK İMKÂN DIŞIDIR.
Bu durum her gece şafak sökünceye kadar devam eder, hepimiz yorgunluktan bitkin bir duruma gelirdik. M. Kemal Paşa’nın o günlerdeki kadar yorgun ve bazen de ümitsiz olduğunu görmüş değilim. (ÜMİTSİZ OLDUĞUNU SANMIYORUM.)
Genellikle birkaç saat uyuyabilmek için sabahın erken saatlerinde aşağıya inerdik. Fakat rahat uyumak da pek mümkün olmazdı. Çünkü Hilafet Ordusu mensuplarının ne zaman bizim yerimizi de basıp yatağımızda bizi boğazlayacaklarını tahmin edemiyordum. Bugünlerde, bu vatan hainleri, Bolu Hastanesi’nde yatan bazı subayları da yataklarından sürükleyip hastanenin önünde kafalarını taşla ezmişlerdi .”


ATATÜRK DEVRİMİ – Fethi KARADUMAN
TWİTTER : fethikaraduman2

kara bulutlar

SÖYLEV

SÖYLEV

GEÇMİŞTEN GELECEĞE UZANAN KÖPRÜ

Söylev, yaşanmış bir efsanenin, bugüne ve yarına ışık tutan bir öyküsüdür. Her aşaması belgelenmiş, duygulara değil, akla seslenen bir öyküdür bu.

TEK ADAM”IN, GİDEREK BİR ULUSLA BÜTÜNLEŞMESİNİN VE EVRENSELLE BULUŞMASININ ADIM ADIM İZLENİLEN BİR ÖYKÜSÜDÜR.

70 Yıl öncesinden bugüne tutulan bu ışık niçin hâlâ güçlü? Niçin, belki eskisinden de anlamlı ve önemli?

Bunun iki temel nedeni var: birincisi, zamanla birlikte belleklerden uzaklaşan bir geçmişin bugün için de çok önem taşıyor olması. İkincisi ise, değişen dünyanın ve değişen Türkiye’nin koşullarının, o anıtsal yapıdaki tarihsel çizgiyi doğrulamış bulunması.

70 Yıl… Değişen koşullar…

EVRENSELİ YAKALADIĞI İÇİN ESKİMEYEN, ÖLÜMSÜZLEŞEN BİR BAŞYAPIT…

Prof. Dr. A. Taner Kışlalı

SÖYLEV

İŞBİRLİKÇİLER, PADİŞAH VAHDETTİN

İŞBİRLİKÇİLER, PADİŞAH VAHDETTİN
Ülkenin ve ulusun kutsal varlıklarını korumakta güçsüzlükten, miskinlikten başka bir şey göstermemiş olan İstanbul Hükümeti, ulusun sesini boğmak, belirmeye başlayan bağlılıkları koparmak ve böylece ulusu hep yenilmiş ve bitmiş göstermek gibi, düşmanlarımızın çıkarına işleyen aykırı davranışlarda ancak gücünü gösterebildi: Bu durum ulusal tarihimizde elbette İstanbul Hükümeti hesabına lekeli bir sayfadır.
M. Kemal Atatürk

“M. Kemal, 26 Şubat 1920’de Kazım Karabekir’e yazdığı bir mektupta işbirlikçi dernekler ile İngiltere-Halife işbirliğini çok açık biçimde sergilemektedir:
“İngilizler, Boğazlardaki egemenliklerini sağlamak ve Kuvayı Milliye’ye bağlı Anadolu kısımları ile İstanbul arasında tampon teşkil etmek üzere, Hürriyet ve İtilaf Ve Nigehbancılarla yaptıkları birleşme sonucunda bir Ahmediye Derneği kurmaya girişmişlerdir. İslam Yükselme Derneği de bunun destekleyicilerindendir. Bu dernek (Ahmediye), Biga’da yarattığı son olay ile eyleme geçmiştir.
Söz konusu Ahmediye Derneğinin kabul ettiği, HALKIN DİNSEL BİR PERDE ALTINDA BAĞNAZLIĞINDAN YARARLANARAK, KUVAYI MİLLİYE’YE KARŞI CİHAD İLANI AMACINI GÜTMEKTEDİR. Amaç, Biga’da örgüt tamamlanınca, Gönen’i ve daha sonra Bursa’yı elde etmek, Adapazarı ile birleşmektir.
ÖZETLE, HAZIRLANMAKTA OLAN İRTİCA HAREKETİNİN TEŞVİKÇİSİ İNGİLİZLER OLUP, MERKEZ DİMAĞI (BEYİN, BİLİNÇ) DA İSTANBUL’DANDIR. Hareketi yönetenlerden başlıcalar şunlardır: KÜRT MUSTAFA PAŞA (Sıkıyönetim Mahkemesi Başkanı, Kürtçü ve İngilizlerin adamı), KİRAZ HAMDİ (işbirlikçi bir paşa), ZEYNELABİDİN (Konya İsyanlarının baş tertipçisi, itilafçı), REFİ CEVAT (Ulunay), ALİ KEMAL, SADIK BEY (Albay, Hürriyet ve İtilaf Partisi lideri, 1913–1919 yıllarında İngilizlerden maaş almıştır) ve ötekilerdir. Eski ANZAVUR sorununa karışan ŞAH İSMAİL (çete reisi), İngiliz torpidosuyla Çanakkale’ye giderek, İngilizlerden direktif (yönerge, talimat) almıştır.”
M. Kemal, iki ay kadar sonra 18/19 Nisan 1920’de iç savaş çıkarma girişimlerini değerlendirir:
“Düşmanlarımızın memleketimizde iç savaş çıkarma girişimi, başarıya ulaşmak üzeredir. Anzavur, Düzce olayları, İstanbul’un ve İngilizlerin pek ciddi ve kapsamlı bir biçimde bu işe sarıldıklarını göstermekte, İzmit ve Adapazarı yönlerinde de el altından önemli girişimlerde bulundukları anlaşılmaktadır.
İstanbul’a yakın Türk ve Çerkez bölgeleri teşvik ve aldatmaya pek elverişlidir. Bu akımın önüne geçilmezse, bu fenalığın Sivas Çerkez bölgesine bulaşmasını da düşünmek gerekir. İngilizler Hilafet makamının gücünü de pek etkin bir biçimde kullanmakta ve paraca önemli yardımlarda bulunmaktadırlar .

Padişah Vahdettin, bir İngiliz zırhlısıyla Türkiye’den kaçana dek, İngilizlerin ulusal kurtuluş hareketini silah zoruyla ezmelerini ve Osmanlı Devleti’ni koruyucu kanatları altına almalarını istemiştir.
Padişah Vahdettin, 21 Mart 1921 günü İngiltere Yüksek Komiseri Sir Horace Rumbold’la her türlü ihanet ölçüsünü aşan konuşmaları önemli bir örnektir:
“…Ankara liderlerinin Türkiye ile hiçbir gerçek bağlantıları yoktur. Ne kan bağıyla, ne de başka bir şeyle ülkeye bağlıdırlar. M. Kemal, kökeni belirsiz bir Makedonya ihtilalcisidir. Kanı Bulgar, Sırp, Rum her şey olabilir. Daha çok Sırp’a benzer… Ankara liderleri arasında hiçbir gerçek Türk bulunmaz… Gerçek Türkler, köklerine bağlıdırlar, sadıktırlar. Fakat benim İngilizlerin elinde tutsak olduğum biçimindeki saçma uydurmalarla kandırılmakta ya da sindirilmektedirler. Bu şakiler, benim boyun eğeceğimi sanıyorlar.
Dış destek aradılar, bunu Bolşeviklerde buldular… Müslüman Türklerin Bolşeviklikle hiçbir ilgisi olamaz. Bolşeviklik dinleriyle bağdaşmaz. Ama bu, onlara zorla kabul ettirilirse ne olacak?... Benden bir avuç isyancıya boyun eğmem istendi. Her türlü kişisel özveride bulunmaya hazırım, fakat böyle utanç verici bir boyun eğişle şerefimi feda edemem, mirasımı ve tahtımın çıkarlarını tehlikeye atamam. Birliği gerçekten isterim, ama birlik ancak asilerin meşru otoriteye boyun eğmeleriyle sağlanabilir halen bu otoriteyi gösterecek güçten tamamen yoksunum.”
Yaklaşık bir yıl sonra, 6 Nisan 1922’de Vahdettin, İngiltere Yüksek Komiseri’ne yine aynı dille seslenmektedir:
“…Ankara’daki askeri ihtilal örgütü, eski İttihat ve Terakki’nin yeniden ortaya çıkışından başka bir şey değildir. KENDİSİNİ MİLLİYETÇİLİK MASKESİ ALTINDA GİZLEMEKTEDİR. BÖYLECE YUNAN İSTİLASININ YARATTIĞI DUYGULARI SÖMÜREREK HALKI KANDIRMAYI BAŞARMIŞTIR. Gerçekte halkın yüzde 90’ı Ankara çetesine içinden karşıdır. Fakat halk, hiçbir şeyden gerilemeyen ve her şeyi elinde toplayan adamların baskı metotları altında tutulmaktadır. Bu adamların tutkusu, egemenliklerini İstanbul’a taşımaktadır.”
Vahdettin’in Büyük Taarruz’un yaklaştığı bir sırada, 7 Ağustos 1922’de İngiltere Yüksek Komiseri’ne söyledikleri de bir başka ihanet belgesi olarak ortaya çıkmıştır:
“MİLLİCİ LİDERLER BİR HÜKÜMET DEĞİLDİR, BİR İSYANCILAR VE İHTİLALCİLER TOPLULUĞUDUR. Onlar, İttihat ve Terakki’nin canlandırıcılarıdır. Çeşitli adlar atında –ki bunların sonuncusu ‘MİLLİYETÇİLER’dir.- kişisel çıkarları için, ülkede egemenliklerini kurmaya çalıştılar. Masum halkın vatanseverliğini ve iyi niyetini sömürdüler. İnançları ve politikaları bakımından, onlar Bolşevik’ten başka bir şey değildirler.
Ben ve hükümetim, barış yapmaya bu yolda özverilerde bulunmaya hazırdır… Fakat barışın, Türkiye’ye bağımsızlığını ve İslam Dünyası’ndaki mevkiini sağlaması temel koşuldur… Ankara’da şimdi anlaşmazlıklar var. Müttefikler, kuvvetli bir tutum takınmalıdır… Millicilerin gücü abartılıyor. Onların gücü, Yunan’ın Türk arazisini işgal altında tutmasından ve Merkezi Hükümetin sözünü geçirme olanaklarından yoksun bırakılmasından ileri gelmektedir. Yunan’ın geri çekilmesi ve böylece boşalan arazinin kısım kısım meşru hükümete teslim edilmesi, millicileri güçsüz bırakacaktır .”

ATATÜRK DEVRİMİ – FethiKaraduman
www.ataturkdevrimi
TWİTTER: fethikaraduman2

İZMİR İŞGAL ALTINDA

İZMİR İŞGAL ALTINDA, İLK KURŞUN

 

İzmir’in dağlarında oturdum kaldım

Şehit olanları deftere yazdım

Öksüz yavruları bağrıma bastım

Kader böyle imiş ey garip ana

Kanım feda olsun güzel vatana     

                                                İzmir Marşı’ndan

 

“Asker evlatlarım, Elen çocukları. Bugün ecdat topraklarını yeniden fethetmekle İsa’nın en büyük mucizesini göstermiş oluyorsunuz. Bu uğurda ne kadar Türk kanı döküp içerseniz o kadar sevaba girmiş olacaksınız, bende bir bardak Türk kanı içmekle onlara karşı kin ve nefretimi teskin etmiş olacağım. Haydi, buyurunuz, bütün Azizler sizin arkanızda olacak. Atalarınızın toprakları sizleri bekliyor.”

                                                                       İzmir Metropoliti Hrisostomos[i]

 

SEVR PLANLANDIĞI BİÇİMDE UYGULANIR…

            İngiltere Fransa ve Rusya, İzmir’in Yunanistan’a verilmesini kararlaştırırlar. İşgal hareketini Calthorpe yürütecektir.

            İşgal haberini alan kimi Türkler, karşı koymak için örgütlenmeye başlarlar. Türklerin örgütlenmelerini sakıncalı gören Rum Metropoliti Hristotomos,  İzmir Valisinin, Kolordu Komutanının değiştirilmesi için müttefik temsilcilerine başvurur. Bunu üzerine İngilizler, Osmanlı hükümetinden Valiliği de üstlenmiş olan Kolordu Komutanı Nurettin Paşa’nın görevden alınmasını isterler. Bu istek üzerine Nurettin Paşa görevden alınır, Kolordu komutanlığına Ali Nadir, Valiliğe de “Kambur” sanıyla anılan İzzet getirilir.

            Yunan kuvvetlerinin İzmir’e çıkartılmasında görevlendirilen Calthorpe, 13 Mayıs 1919’da kente gelerek, işgal planlarını ayrıntılı bir biçimde saptar. 14 Mayıs günü de Vali İzzet Bey’e ve Kolordu Komutanı Ali Nadir Paşaya bir nota gönderir:

   “İzmir istihkâmları ile yöresi ve savunma düzenine sahip arazi, Mondros Ateşkes Anlaşmasının 7. maddesi gereğince bugün öğleden sonra saat 14.00’de Anlaşma Devletlerince işgal edilecektir.”

            Mondros Ateşkes Anlaşması’nın 7. maddesi işgale gerekçe gösterilir. Anlaşma’da Yunanlıların hiç adının geçmemesi Türk kamuoyunun tepkisini engellemek içindir. Oysa şimdi Yunanlıların İzmir’i işgal etmesi gibi bir oldubitti karşı karşıya kalınır. Kolordu Komutanı durumu İstanbul’a bildirir ancak Harbiye Bakanı Şakir Paşa, “Calthorpe’un anlaşma hükümlerine uygun olan isteğinin yerine getirilmesi” buyruğunu verir. Hükümetin bu teslimiyetçi tutumu karşısında Ali Nadir Paşa da, birliklerine işgal hareketlerine asla karşı konulmaması ve gereken kolaylığın gösterilmesi emrini verir.

            İstanbul’da da İngiliz Yüksek Komiser Vekili Amiral Webb, 14 Mayıs günü öğle saatlerinde Sadrazam Damat Ferit’i ziyaret ederek, İzmir Tabyalarının Müttefiklere teslimini isteyen bir nota verir. Buna gerekçe olarak da yöredeki asayişsizlik gösterilir. Calthorpe 14 Mayıs’ı 15’ine bağlayan gece yarısına doğru İzmir Kolordu Komutanına ve Valisine ikinci bir nota göndererek, kentin ertesi sabah Anlaşma Devletleri adına Yunanlarca işgal edileceğini açıklar. Aynı zamanda bir İngiliz birliğinin de telgrafhaneye elkoyacağını ve resmi haberleşmelere sansür koşuluyla izin verilebileceğini bildirir.

            İzmir Valisi İzzet Bey olaylara karışmamaya çalışır, görevini, işgal kuvvetlerine yardım etmek olarak algılar. REDD-İ İLHAK komitesinin hazırladığı telgrafın Anadolu’ya çekilmesine bile izin vermez. Sonunda, bazı kişilerin araya girmesiyle kısa bir telgrafın Anadolu’ya çekilmesine izin verir.

            İzmir telgrafçıları sabaha kadar çalışarak İzmir’in işgal edileceği haberini tüm Anadolu’ya duyurmayı başarırlar. Gece yarısı Türk Ocağı’nda hazırlanan telgraf çok sade ve anlamlıdır: “İzmir Yunanlılara veriliyor. Bütün ümitlerimiz sizdedir. Vatan ordusuna katılmaya hazırlanınız[ii].”

            Bir İngiliz savaş gemisinin koruması altındaki Yunan birlikleri, 10 nakliye gemisi ile 15 Mayıs sabahı İzmir limana girerler. Rıhtım ve gümrük binası öncelikle işgal edilir, arkasından bir Efzun alayı ile iki piyade alayı Pasaport ve Alsancak iskelelerinden karaya çıkarılır. Yunan askerleri, İzmirli Rumlar tarafından Yunan bayrakları, alkışlar ve “zito” (yaşa!) sesleriyle karşılanır. Efzun alayı metropolit Hristotomos tarafından kutsanır,  hükümet alanına doğru yürüyüşe geçer.

            Yunan birliği Konak meydanına geldiğinde bir el silah sesi duyulur ve Yunan bayrağını taşıyan Efzun askeri yere düşer. İzmir’de bu ilk kurşun, Hasan Tahsin adıyla tanınan Hukuk-ı Beşer (İnsan Hakları) gazetesi Başyazarı Osman Nevres tarafından atılır. Bunun ardından başka Türklerin de ateş açtığı görülür. Fakat Yunanlılar Hasan Tahsin’i hemen orada parçalarlar ve kışlaya saldırıya geçerler. Başta Ali Nadir Paşa olmak üzere Türk subay ve erlerini dipçik ve süngü darbeleriyle kışladan çıkaran Yunanlar, tutsakları bir Yunan vapurunun ambarına hapsederler. Ayrıca hükümet konağındaki memurlara da, gemilere götürülerek, aynı işlem uygulanır. Daha sonra kente dağılan Yunanlılar önlerine gelen ticaret yerlerini ve evleri yağmalarlar, insanları öldürürler. İki gün boyunca İzmir ve çevresinde öldürülen Türklerin sayısı 2 bini bulur.

            İzmir’in işgalinin ardından bir bildiri yayımlayan Damat Ferit Hükümeti, “Notada Yunanlılardan söz edilmediğini belirtip, hükümetin devlet ve millet haklarını korumak için kendisine düşeni yapacağını” söyleyerek, halkı sükûnete ve ağır başlı davranmaya çağırmakla yetinir.

            İzmir’in işgali üzerine, kentte bulunan Türk gazeteleri, Wilson ilkelerinin uygulanmadığını vurgulayan yazılarda, halkı savaşıma çağırıyorlardı. İstanbul’da yayımlanan gazeteler Wilson ilkelerine çatıyor, İzmir’deki nüfus üzerinde rakamsal bilgiler veriyorlardı. Memleket ve İstiklal gazeteleri ise M. Kemal’in Bandırma Vapuru ile Samsun’a hareket ettiği haberini duyuruyorlardı. Vakit’te; “İşgalin anlamı: Acaba bu işgal bir siyasi deneme midir?” tanısını ortaya koyuyordu.

            İleri Gazetesi:” Wilson ilkeleri nerede? Hakkın kuvvete üstün gelmesini istiyoruz” çağrısını yapıyordu. Hadisat Gazetesi İzmir’de yaşayan 1.239.782 Türk’ün, 298.373 Rum’un esaretine bırakıldığını belirtiyordu.

Alemdar Gazetesi’nde İngilizleri ve işgali destekleyen Refi Cevat ise, İzmir’in Yunanistan’a verilmesini protesto edenlere çatıyor: “İzmir’i Yunanlılar, Anlaşma Devletleri’nin yardımcı kuvvetleri olarak işgal ettiler.” diyordu. Aslında işgali Yunanlıların yapmadıklarını, kendilerine bahşettiğimiz hakka dayanarak anlaşma devletlerinin yaptıklarını ileriye sürüyordu. “İzmir’den ümit kesmeye gerek yoktur.” sözleriyle, İşgal kuvvetlerinin sözcülüğünü yapıyordu.

            The New York Times Gazetesinin, “Paris’ten gelen haberlere göre, yakında imzalanacak anlaşmalarla Avrupa’daki Türk egemenliği’nin son kalıntıları da temizlenmiş olacaktır.”biçimindeki yorumu, bir anlamda Batılı Devletlerin Osmanlı İmparatorluğu ile ilgili emellerini ve tavırlarını yansıtıyordu[iii]. 

            Fransız Hükümetinin yarı resmi organı Le Temps, 19 Mayıs 1919 günlü yazısında ”Osmanlı İmparatorluğu’nun parçalanması Fransızların çıkarlarına uymaz” derken, Marsilya gazetesi, “MADEMKİ TÜRKİYE PARÇALANIYOR, ZİYAFETE GEÇ KALANLARDAN OLMAYALIM.” diye yazıyordu.

            Emperyalistler “ziyafet sofrasına” üşüşürken, tam da o gün, ulusun kurtarıcısı, Samsun’da karaya çıkıyordu. Güneş doğuyor…  Uyanışın, kurtuluşun, bağımsızlığın adımları atılıyordu.

VE KURTULUŞ SAVAŞI BAŞLIYORDU

            ATATÜRK DEVRİMİ – Fethi KARADUMAN

                         TWİTTER: fethikaraduman2



[i] Alev Coşkun, Kuvayı Milliye’nin Kuruluşu, Çağdaş Yayınları, s. 136

[ii] A. Coşkun, a.g.e. s. 134

[iii] Alev Coşkun, Kuvayı Milliye’nin Kuruluşu, s. 146

ADD GENÇLİK ÇALIŞTAYI

DENİZ KILINÇ

ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE OKULU PROGRAMI

28–29 NİSAN 2012 MERSİN

 

1. Gün / Cumartesi

06:00 - 11:30 = Otogar ve İstasyon'da karşılama, otele varış ve kahvaltı.

11:30 – 12:00 = Salona varış

12:00 – 12:30 = Saygı Duruşu, İstiklal Marşı ve Açılış Konuşmaları.

12:30 – 14:00 = Tevfik Kızgınkaya : Türkiye’de gençlik...

14:00 – 14-15 = Ara.

14:15 – 15:45 = Yeni Anayasa Çalışmaları. = Ali Rıza Öztürk – CHP Mersin

Milletvekili (TBMM Adalet Komisyonu Üyesi)

16:45 – 17:30 = Yemek arası.

17:30 – 19:00 = Türkiye’de Gazetecilik – Çetin Yiğenoğlu - Yazar

19:00 – 20:00 = Akşam yemeği.

20:00 – 20:30 = Otele varış.

2. Gün / Pazar

08:00 – 08:30 = Kahvaltı.

08:30 – 09:00 = Salona varış.

09:00 – 10:30 = Atatürk ve Türk Devrimi – Fethi Karaduman

10:30 – 10:45 = Ara.

10:45 – 12:15 =Türkiye’de Hukuk ve Siyasallaşan Yargı-Av. Hüseyin Ersöz

12:15 – 13:00 = Öğle yemeği.

13:00 – 14:30 = 4 + 4 + 4 Eğitim Modeli Konferansı.= Ülkü Çetin (Eğitim-İş Mersin

Şube Başkanı)

14:30 – 14:45 = Ara.

14:45 – 16:15 = ADD Hukuku ve Gençlik Kolları Yönergesi - Adil Güler

16:15 – 16: 30 = Ara.

16:30 – 18:00 = Gençlik Kolları Serbest Kürsü...

ADD GENÇLİK ÇALIŞTAYI

ANAFARTALAR KAHRAMANI

ANAFARTALAR KAHRAMANI

 

… 9 Ağustos’taki saldırıda düşman ağır bir yenilgiye uğratılmıştır. 10 Ağustos sabahı düşmana şafakla birlikte saldırmak için bütün hazırlıklar yapılmıştır. Mustafa Kemal Anafartalar anılarında bu taarruzu anlatır:

Tanyeri ağarmak üzereydi. Çadırımın önüne çıktım. Gecenin karanlığı kalmıştı. Artık saldırma anıydı. Birkaç dakika sonra ortalık büsbütün ağaracak ve düşman, askerlerimizi görebilecekti. Düşmanın piyade, mitralyöz ateşi başlarsa, kara ve deniz toplarının mermileri bu sıkı düzende duran askerlerimizin üzerinde bir kez patlarsa, saldırının olanaksızlaşacağına kuşku duymuyordum. Hemen ileri koştum. Çok çabuk ve kısa bir teftiş yaptım. Önlerinden geçtiğim askerlere yüksek sesle selam verdim ve dedim ki:

“Askerler! Karşımızdaki düşmanı yeneceğimize hiç kuşkum yoktur. Ama siz acele etmeyin. Önce ben ileri gideyim. Siz, ben kırbacımla işaret verdiğim zaman hep birden atılırsınız!”

Ondan sonra saldırı hattının önünde bir yere dek gidildi ve oradan kırbacımı havaya kaldırarak saldırı işaretini verdim.

Bütün askerler, subaylar artık her şeyi unutmuşlar, gözlerini, yüreklerini verilecek işarete saplamışlardı. Süngüleri ve ayakları ileri uzatılmış askerlerimiz ve onların önünde tabancaları, kılıçları ellerinde subaylarımız, kırbacım aşağıya iner inmez, çelikten bir yığın gibi aslanca ileri atıldılar. Biraz sonra düşman siperleri içinde “Allah, Allah” tan başka ses duyulmaz oldu. Düşman silah kullanmaya zaman bulamadı. Boğaz boğaza kahramanca savaş sonunda, ilk çizgide bulunan düşman tümüyle yok edildi. Dört saat boğuşmadan sonra 23. ve 24. Alaylarımız Conkbayırı’nı düşmandan temizlediler ve 28. Alay da Şahinsırt’ın en yüksek yerini geri aldıktan sonra önüne rastlayan düşman birliklerini yendi ve bozdu.

Conkbayırı tepesi elimize geçtikten sonra, düşman karadan ve denizden yönettiği hızlı ve yoğun topçu ateşiyle Conkbayırı’nı cehenneme çevirmişti. Gökten şarapnel, demir parçaları yağıyordu. Büyük çaplı deniz toplarının tam vuruşlu taneleri yerin içine girdikten sonra patlıyor, yanımızda büyük çukurlar açıyordu. Bütün Conkbayırı dumanlar ve ateşler içinde kaldı. Herkes tevekkülle sonunu bekliyordu. Çevremiz şehitler ve yaralılarla doldu. Olan bitenleri seyrederken bir şarapnel parçası cebimdeki saati parça parça etti[i].

 

… Anafarta çevresinde toplanan bütün birliklerin komutasını, 8 Ağustos akşamı, Arıburnu Cephesinin kuzey kanadında bulunan 19. Tümen Komutanı Albay M. Kemal’e veren Liman von Sanders, o günleri komutan gözüyle değerlendirir:

“İlk askeri başarısını Trablusgarp’ta gösteren M. Kemal, sorumluluk ve görevden zevk duyan bir komutan özelliği taşıyordu. Daha 25 Nisan sabahı 19. Tümenle ve hiçbir yerden emir almaksızın kendiliğinden çatışmaya katılarak, düşmanı kıyıya kadar püskürtmüş ve ondan sonra üç ay süreyle kırılmaz bir güçle düşman saldırılarına karşı koymuştur. O’na tam anlamıyla güvenilebilirdi.

9 Ağustos sabahı erkenden, önceden üç kere emir edildiği halde yapılamayan taarruz, Azmakdere’nin iki yanında yapıldı ve düşman çeşitli yerlerden kıyıya doğru sürüldü. Ancak, Mestantepe düşmandan geri alınamadı. Kaybedilen 24 saat içinde birçok İngiliz askeri daha kıyıya çıkmış bulunuyordu.

Anafarta Savaşlarının ikinci buhranı da böylece atlatılmış oldu. Anafarta’da düşmanın ilerlemesi ancak son dakikada durdurulabildi.”

 

15 Ağustos günü öğleden önce, Kocaçimen dağına ve bitişiğindeki Conkbayırı tepesine, M. Kemal’in kendisinin düzenlediği ve yönettiği taarruzla, düşman piyadesi bu tepelerden kuzey yamaçlarına doğru geri püskürtüldü. Taarruza Güney Grubu’nun yedek kuvvetleri de katıldı. Bu taarruz sonunda, savaş alanına egemen olan önemli tepelerin Türkler elinde kalması kesin olarak sağlandı.

Yeni çıkarma yerinin en kuzeyindeki yalçın ve çıplak Kireçtepe sırtlarında, 15 Ağustos günü çatışmanın üçüncü buhranı başladı. Kireçtepe, Suvla Körfezi’nden kuzeye doğru giderek yarımada ile Suvla Körfezi’nin arasını kesiyordu.

Suvla Körfezi’ne çıkarılan düşman, Kireçtepe’de bulunan Gelibolu Jandarma Taburunun tuttuğu yeri ele geçiremedi. İngilizlerin saldırılarına rağmen toprak kazanamadılar. Kuzeyde dış kanadımızdaki üçüncü bunalım da böylece atlatılmış oldu. Eğer 15–16 Ağustos’ta İngilizler Kireçtepe’yi ele geçirebilselerdi, bütün 5. Ordu’yu kuşatmış, savaşın kesin sonucunu lehlerine çevirmiş olacaklardı. Çünkü Kireçtepe sırtları kuzeyden geniş Anafartalar ovasına egemendi. Kireçtepe’nin doğu yamaçları da o durumdaydı ki, buradan Akbaş’a uzanan bütün vadi boyunca yarımadayı ikiye bölen bir saldırı yapılabilirdi.

Bu hareketler sonunda ortaya çıkan durum: İngiliz kuvvetleri kıyıdan içerlere girememiş, bütün önemli tepeler Türklerin elinde kalmıştı. Yarma harekâtı boşa çıkarılmış, üstelik Arıburnu Cephesi de kuzeye doğru biraz uzamıştı.

 

21 Ağustos günü düşman, o zamana kadar Anafartalar’a çıkardığı bütün kuvvetleriyle hem Anafartalar ovasında, hem de bunun iki yanında büyük bir taarruza girişti. Taarruz çok şiddetli oldu ve Türkler büyük kayıplar verdi. Ama son yedeklerin ve bu arada bir süvari birliğinin kullanılmasıyla bu saldırı Türkler tarafından önlendi.

…Bütün Türk birliklerinin cesaretleri, direnme güçleri ve vatan savunmasındaki inançları, her türlü takdirin üstündeydi. Deniz filolarının atışlarıyla en büyük desteğini gören düşman birliklerinin cesaretli saldırılarına rağmen, bu Türk birlikleri sayısız çatışmada yerlerini korudular[ii].”

Anafartalar çıkarmasının başarısızlığa uğratılması, İngiliz planlarının bozulması M. Kemal’e ”ANAFARTALAR KAHRAMANI” unvanını kazandırdı. Savaşın geldiği bu aşama Çanakkale Savaşı’nın yazgısını değiştirdiği gibi, I. Dünya Savaşı’nın sonuçlarını da etkiledi. Bu önemli olguyu Liman von Sanders gerçekçi bir biçimde saptar:

“Anafartalar çıkarması, ayrıntılı şekilde planlanmıştı. Amaç, bir yandan Çanakkale Boğazı’nı karadan Müttefiklere açmak, öte yandan 5. Ordu’nun geri ile bağlantısını kesmekti. Eğer Anafartalar çıkarmasıyla İngilizler, dilediklerini taktik bakımdan elde etmiş olsalardı, Boğaz’daki Türk bataryaları –cephaneleri de az olduğundan- bir süre sonra susmak zorunda kalacaklardı. Bir kere toplar aradan çıkınca, denizdeki mayınları toplamak da güç değildi. O zaman İngilizlerin kara ve deniz kuvvetleri birlikte büyük bir başarı kazanır, Çanakkale Boğazı’nı geçer ve İstanbul’a bir zafer yürüyüşü yapabilirdi. Türk-Bulgar Savaşında İstanbul’u kurtaran Çatalca hattı, iki yandan düşmanın gemi atışlarıyla karşı karşıya kalacağı için pek önemsiz bir duruma düşerdi. İngilizler ve Fransızların bu ilerlemesine Ruslar da yardım eder ve onlarda bir çıkarma yapardı. Nitekim Atina ve Bükreş üzerinden gelen pek çok haber, bugünlerde gemilerin ve birliklerin Odesa’da toplandığını bildiriyordu.

Böylece, Rusya ile Batı devletleri arasında güvenli bir bağlantı sağlanmış ve Türkiye, merkezi devletlerden kopartılmış olacaktı. Bu koşullar altında Bulgaristan’ın tarafsızlıktan ayrılması ve bizimle işbirliği yapması olanağı da kalmayacaktı.

Sekiz buçuk ay süren Çanakkale Savaşlarının ortalarına rastlayan Anafartalar çıkarması, işte bu nedenlerle, bu muharebelerin askeri ve politik açıdan doruk noktasını oluşturuyordu.”

Bu saldırıdan sonra savaş siper çatışmaları biçiminde sürdü. Bulundukları yerlerde siperlere girerek tutunmaya çalışan İngiliz ve Fransızlar en sonunda 19 Aralık 1915’de birliklerini geri çekmek zorunda kaldılar. 1916 yılının ilk haftasında da Gelibolu Yarımadasını tümüyle boşalttılar.

 



[i] M. Kemal Anafartalar Hatıraları, s.92–93 

[ii] L. Sanders, a.g.e. kitap I, s.112–117

23 NİSAN

MUSTAFA KEMAL ATATÜRK CAĞDAŞ TÜRKİYE CUMHURİYETİ’Nİ “TAM BAĞIMSIZLIK” ve “ULUSAL EGEMENLİK” TEMELİNDE YAPILANDIRMIŞTIR.

BUGÜN NE YAZIK Kİ HER İKİ TEMELDEN DE YOKSUNUZ…

YİNE DE TAM BAĞIMSIZLIK İÇİN ÇIKLAN KURTULUŞ YOLUNDA, ULUSAL EGEMENLİĞİN SİMGESİ OLARAK KURULAN TBMM’NİN KURULUŞ GÜNÜ ULUSUMUZA KUTLU OLSUN.

ATATÜRK DEVRİMİ AYDINLIĞI GÜNÜMÜZÜ VE GELECEĞİMİZİ AYDINLATACAKTIR.

ÇOCUKLARIMIZA BAYRAM OLARAK ARMAĞAN EDİLEN BU KUTLU GÜNDE, GELECEĞİMİZİN GÜVENCESİ OLAN GENÇ KUŞAKLARA CUMHURİYET’İN DEĞERLERİNİ, ATATÜRK DEVRİM ve İLKELERİ BİLİNCİNİ TAŞIMAK ULUSAL BİR GÖREVDİR.

YAŞASIN CAĞDAŞ TÜRKİYE CUMHURİYETİ!

NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE!!!

MALTA SÜRGÜNLERİNİ YARGILAMA GİRİŞİMİ

MALTA SÜRGÜNLERİNİ YARGILAMA GİRİŞİMİ

 

Şu sırada Malta’da 115 tutsak var. Bunların çoğu prens, bakan, general, vali, milletvekili, gibi yüksek katlardan. Bu tutsaklar suçlarını bilmiyorlar… Şuçları kanıtlanıncaya (ispatlanıncaya) kadar suçsuz sayılmaları gerektiğini söylüyorlar…

 Bu politikayı dini bir zulüm olarak görüyorlar…

Mareşal Lord Herbert Plumer, Malta Genel Valisi, 12 Şubat 1921

 

Sevr Anlaşmasının 230. maddesi; “Osmanlı Hükümeti, … kırımlardan sorumlu kişileri müttefik devletlere teslim etmeyi yüklenir. Müttefikler, … bu kişileri yargılayacak mahkemeyi seçme hakkını elde tutarlar ve Osmanlı Hükümeti bu mahkemeyi tanımakla yükümlüdür.” hükmü gereğince işgalciler tarafından yargılanacaktı.

Malta sürgünleri, arasında Sadrazam (Başbakan), Meclis Başkanı, Bakanlar, Milletvekilleri, Vali, Ordu Komutanları, Profesörler, Yazarlar, gazete başyazarları, Şeyhülislam olmak üzere üst düzey görevlerde bulunmuş kişilerle birlikte bilim, düşün ve basın insanları da bulunuyordu.

Malta’ya sürülenlere üç türlü suç yüklenmek istenmektedir:

  1. Mondros Silah Bırakışması hükümlerine karşı gelmek,
  2. İngiliz savaş esirlerine kötü davranmak,
  3. Ermenilere karşı kıyım yapmak suçu.

İngiliz Yüksek Komiserliği, 16 Mart 1921 günü, Malta sürgünleri hakkında suç delillerini, iddianameleri topluca Londra’ya iletir. İngilizlerin sürgünleri suçlamak için kullandıkları en önemli kaynak Ermeni Patrikhanesi’nin raporlarıdır. Bu raporların yanında İttihatçı düşmanı Sabah Gazetesi ile Renaissance adı verilen azınlık gazetesinde çıkan yazılar kanıt olarak ileri sürülmüştür. Ermeni yalancı tanıkların ifadeleri de iddianamede yer almıştır. İtilafçı muhbirler ve bazen de İngiliz subaylarının iddiaları kanıt olarak ileri sürülmek istenmiştir.

Görüldüğü gibi İDDİANAMEDE İLERİ SÜRÜLENLER HUKUKSAL AÇIDAN KANIT NİTELİĞİNİ TAŞIYACAK NİTELİKTE DEĞİLDİR. Kesin bir suç eylemi gösterilemediğinden, kanıt diye ileri sürülenlerle sürgünleri hukuksal açıdan mahkûm etmek olanağı da bulunmamaktadır.

Müttefiklerin Yüksek Mahkemesinde yargılanacak bu kişiler hakkında, İstanbul Yüksek Komiseri Rumbold, özel mahkemenin hukuka uygunluğu konusunda kaygılarını dile getirir:

“Antlaşmanın (Sevr’in) 230. maddesi gereğince kurulacak özel mahkeme, kendi ilkelerini, yargı usulünü, delillerle ilgili kurallarını kendisi koyacağı için, sürgünler hakkında kesin iddianameler hazırlamak ve bu mahkeme kurulup çalışmaya başlamadan önce sanıklara suçlarını bildirmek bana uygun görünmüyor.

… Şimdilik sürgünlere en fazla söyleyebileceğimiz şudur: kendileri Osmanlı Hıristiyanlarının sürülmelerine ve kırıma katılmak, savaş tutsaklarına zorbalık etmek ve savaş kurallarıyla törelere karşı gelmekten ötürü yargılanacaklardır.”

İNGİLİZLER ÖZELLİKLE SON MADDEDEN, ERMENİLERE KARŞI KIYIM YAPMAK SUÇUNDAN YARGILAMALARDAN SONUÇ ALINABİLMESİNİ ÇOK İSTİYORLARDI. BU AMAÇLA TUTUKLAYIP SÜRGÜNE GÖNDERDİKLERİ KİŞİLERİ SUÇLAYACAK KANIT ARAMA ÇALIŞMALARINA YOĞUN BİÇİMDE GİRİŞTİLER.

Gerçekten de, İngilizler Malta’ya sürdükleri tutsaklar için uzun süre soykırım kanıtı için belge arayışına giriştiler. İngiliz Foreigne Office, ABD’den de tehcir (göç) suçluları için belge istemiştir. İngiltere’nin Washington Büyükelçisi A. Geddes, 1 Haziran 1921 günlü Foreigne Office 371/650 sayılı raporunda gerçekleri açıklamak zorunda kalmıştır:

“Senatoda, Osmanlı Hükümetini suçlayacak hiçbir belgeye rastlanmamıştır. Ermenilerin sunmuş oldukları belgeler, kişilerin gözlemlerine ve yaşadıklarına ilişkin değildir. Belgeler daha çok, Ermenilerin duygularına göre biçimlenmiş söylentiler durumundadır ve ikinci derecededir. Onların hiçbir hukuki değer taşımayan belge olduğu anlaşılmıştır.”

İngilizler işgal ettikleri İstanbul’da bütün arşivler ellerinin altındayken ve Osmanlı Hükümeti ile işbirliği içerisinde olmasına karşın gerekli kanıtları bulamayınca, Amerikalılardan yardım istediler. Lord Curzon, Washington’daki İngiltere Büyükelçisi A. Geddes’e 31 Mart 1921 günü yolladığı telgrafta Malta’da tutuklu Türkler aleyhinde kanıt (delil) bulunmasını ister:

“Majesteleri Hükümetinin eli altında, Malta’da Ermeni kırımına katılmaktan sanık bir miktar tutuklu Türk var. Kurbanların kaybolması, dağılması ve başka nedenler yüzünden, suç delillerini ortaya çıkarmakta büyük güçlüklerle karşılaşılıyor. Amerikan Hükümetinin elinde, kovuşturmaya yarayacak deliller bulunup bulunmadığının öğrenilmesini rica ederim.”

İngiltere Büyükelçisi A. Geddes, gerekli araştırmayı yürüttükten sonra yanıt verir:

“Amerikan Dışişleri Bakanlığı’nda birçok soruşturma yaptım. Bana bugün bildirildiğine göre, Amerikalıların elinde, Ermeni sürgünü ve kırımı ile ilgili birçok belge vardır, ancak bu belgeler, olaylara karışmış kişilerle ilgili olmaktan çok, suçların işlenişiyle ilgilidir. Majesteleri Hükümeti (İngiltere) arzu ederse, kaynağı açıklanmamak kaydıyla, bu belgeler Büyükelçiliğimiz emrine verilecektir. Anlatılanlara bakarak, bu belgelerin, Malta’da tutuklu Türklerin kovuşturulmasında delil olarak işe yarayabileceklerinden kuşkuluyum.”

“Ermeni kırımından dolayı yargılanmak üzere Malta’da tutuklu Türklerle ilgili olarak, çalışma arkadaşlarımdan biri dün Amerikan Dışişleri Bakanlığı’na gitti. Son savaşta Ermenistan’da yapılan zulümlerle ilgili Amerikan Konsolosları raporlarının incelenmesine izin verildi. … Üzülerek arz edeyim ki, bu belgelerin içinde, yargılanmak üzere Malta’da tutuklu Türkler aleyhine delil olarak kullanabilecek hiçbir şey yoktur. (B: Şimşir)

İngiliz Dışişleri Bakanlığı yetkilisi Mr. Edmonds’un Bakanlığa gönderdiği raporda; “Malta’ya sürülenleri mahkûm ettirme şansımız hemen hemen sıfırdır… Amerikan Hükümeti’nin de, bize hiçbir delil yardımında bulunamayacağını anladık” diye yazmaktadır.

ASLINDA İNGİLİZLER, HİÇBİR BİÇİMDE GERÇEKLEŞMEMİŞ OLAN ‘SOYKIRIM’IN KANITININ DA BULUNAMAYACAĞINI BİLİYORLARDI. Nitekim İstanbul’daki İngiliz Yüksek Komiseri Robeck, ülkesine gönderdiği yazanakta, TUTUKLANAN KİŞİLERİN KANITLARA DAYANARAK DEĞİL, İNGİLTERE İÇİN TEHLİKELİ GÖRÜLDÜKLERİNDEN DOLAYI TUTUKLANDIKLARINI AÇIKÇA BİLDİRİYORDU.

Malta’ya sürülen üst düzey Osmanlı yöneticilerine yöneltilen soykırım suçlamalarından, sava ilişkin belge olmadığı ve kanıt bulunmadığı için vazgeçilmiş, daha sonra İngiliz tutsaklara iyi davranmadıkları biçiminde suçlanmışlar ve 1,5 yıl sonra da salıverilmişlerdir.

Bazı Avrupalı yazarların Talat Paşa’nın soykırım emrini verdiğine ilişkin yayınladıkları telgraf örneklerinin tümünün sahte olduğu anlaşıldığı için bunların hiçbiri Mahkemede kanıt olarak ileri sürülememiştir. Aynı belgeler, Talat Paşa’yı öldüren Tahlirian’ın yanlı mahkemesinde bile kanıt olarak kabul edilmemiştir.

Özet olarak, İngiltere hükümeti de, İstanbul’un işgali sırasında aralarında Ermenilere karşı vahşet ve katliamla suçlanan Osmanlı devlet adamı ve görevlilerin de bulunduğu 144 kişiyi tutuklayarak yargılamak istedi. Osmanlı, İngiliz ve Amerikan arşivlerinde yapılan son derece titiz araştırmalara karşın sanıkları suçlayacak hiçbir belge, kanıt ve gerçek görgü tanığı bulunamayınca, İngiltere Kraliyet Başsavcısı’nın 29 Temmuz 1921 günlü kararıyla, davanın görülemeyeceği saptandı.

Osmanlı devlet yöneticilerinin “soykırım savlarıyla” yargılanması isteğini, Londra Kraliyet Başsavcılığı; “Ortada hukuki geçerliliği olan hiçbir kıyım ve kırım kanıtı yoktur. Dolayısıyla kovuşturmaya gerek yoktur” diyerek reddetmişti. Böylece Ermeni kıyım savları o tarihte hukuksal olarak bütünüyle çöktü.

Malta sürgünleri temize çıkmış, dolayısıyla Osmanlı yönetimi de kıyım suçlamasından aklanmıştır.

 

MALTA SÜRGÜNLERİNİN BIRAKILMASI

Yabancıların İstanbul’da saldırıları artırarak bakan ya da milletvekillerinden bazılarını tutuklamaya başlayabileceklerini kestirip, böyle bir davranışa karşılık olmak üzere, Anadolu’da bulunan yabancı subayların tutuklanmasına karar verdim. Bu kararımı ve buna göre tedbir alınmasını, 22 Ocak 1920 günü Ankara, Konya, Sivas ve Erzurum’daki Kolordu Komutanlarına, kişiye özel telle emrettim.

M. Kemal Atatürk

 

M. Kemal, son Osmanlı Meclisi’nin (Meclis-i Mebusan) İstanbul’da çalıştırılmayacağını, Anadolu’da yeni bir Meclis’in toplanması gerektiğini savunmuştur. Meclisteki milletvekillerinin de İngilizler tarafından tutuklanacağını öngören Atatürk, gereken uyarıları yapmış, fakat dinleyen olmamıştır. Rauf Bey’i de ısrarla Anadolu’ya çağırarak ulusal mücadelede görev almasını istemesine karşın İstanbul’da kalan Rauf Bey, tutuklanarak Malta’ya sürülmüştür. Malta’ya sürülenler arasında yakalanan 11 milletvekili daha vardır. Aranan ama yakalanamayan milletvekillerinin büyük çoğunluğu -69 kişi-, Ankara’ya gizli yollardan ulaşarak Ulusal Savaşıma (Milli Mücadele) katılırlar.

Nitekim İNGİLİZLER, 16 MART 1920’DE İSTANBUL’U RESMEN İŞGAL EDİNCE YENİDEN “İNSAN AVI” BAŞLAMIŞ, ÖNCELİKLE DE KUVAYI MİLLİYECİLERİ (ULUSAL GÜÇLERİ) HEDEF ALMIŞLARDIR. BUNA KARŞILIK OLARAK DA M. KEMAL, ANADOLU’DAKİ İNGİLİZ SUBAYLARI TUTUKLATMIŞTIR. Atatürk İngiliz tutuklularla değiştirilerek sürgünlerin tümünü kurtarmaya yönelmiştir.

İŞGALİN ARDINDAN GELEN SEVR ANTLAŞMASINI KABUL ETTİRMEK VE DİRENİŞİ EZMEK İÇİN BASKILAR, TUTUKLAMALAR VE GÖSTERMELİK YARGILAMALAR YOĞUNLAŞIR. BU DÜZMECE İŞBİRLİKÇİ MAHKEMELERDE M. KEMAL VE ARKADAŞLARI ÖLÜME MAHKÛM EDİLİR. TBMM DE SADRAZAM DAMAT FERİT PAŞA’YI VATAN HAİNİ İLAN EDEREK MAHKÛM EDER.

BU ARADA DA ULUSAL GÜÇLERİ EZMEK İÇİN İÇ AYAKLANMALAR (İSYANLAR) ÇIKARTILIR. HER ŞEYE KARŞIN ULUSAL DİRENİŞ DOĞU’DA ERMENİLERE, BATI’DA DA YUNANLILARA KARŞI ÖNEMLİ BAŞARILAR KAZANIR.

… Sonunda Malta’ya sürgün edilenler, M. Kemal’in öngördüğü biçimde Türkiye’de tutuklu İngilizlerle değiş tokuş edilerek serbest bırakılmışlardır.

Malta sürgünlerinin 29 Mayıs 1919 günü başlayan tutsaklık günleri, 31 Ekim 1921 günü bitmiştir. Birkaç İngiliz esirine karşılık, Malta sürgünleri, Samsun’da Mustafa Kemal’in Ulusal Ordusuna teslim edilmişlerdir. Malta sürgünlerinin büyük çoğunluğu, Ulusal Kurtuluş Savaşımı ve Türkiye Cumhuriyetinin yapılanmasında M. Kemal’in yanında yer almıştır.

Nitekim İngiliz Büyükelçi George Clerk’in 11 Ocak 1928 günü Londra’ya gönderdiği raporda da belirttiği gibi, “Kabinenin yarısı eski Malta sürgünlerinden oluşmaktadır.”

 

ERMENİ SORUNU – ENTRİKACININ KOMPLOSU- Fethi Karaduman

              TWİTTER: fethikaraduman2

Sayfa oluşturulma süresi: 0.04 saniye
73,332 Tekil Ziyaretçi